Araba Sevdası — 5 karakter
Bihruz Bey
Eski devir devlet adamlarından, eski paşalardan birinin yetiştirdiği aşırı şımarık, eğitimsiz ama kendini son derece eğitimli (sivilize) zanneden bir oğuldur. Babasının ölümüyle büyük bir mirasa konduktan sonra okumayı da devlet dairesindeki kalem görevini de ihmal etmiş, kendini tamamen şık giyinmeye, Avrupaî tavırlar takınmaya ve lüks faytonlarla mesire yerlerinde piyasa yapmaya adamıştır. Bir gün Çamlıca'da gördüğü sapsarı saçlı ve kokoş, alt tabakadan bir kadın olan Periveş Hanım'ı Fransız romanlarındaki masum ve soylu aşık sanır. Kurduğu bu hayal dünyasında yalanlarına çabucak inandığı Keşfi Bey'in oyunlarına alet olur ve Periveş'in öldüğüne inandırılıp sahte bir matem dönemine girer. Tüm roman boyunca onun kendini kandırmasını, uşaklarını ve annesini sırf gösteriş için kullanıp aldatılmasını ve günün sonunda hayallerinin sert bir gerçeklikle tepetaklak olmasını izleriz. Türk romanının en tipik 'alafranga züppe' prototiplerinden biridir.
Keşfi Bey
Bihruz'un devlet dairesindeki arkadaşlarından biridir. Yalan söylemeyi sanat haline getirmiş, zeki ama bu zekasını tamamen boş işlere ve insanları işletmeye harcayan bir tiptir. Bihruz'un saf, romantik yapısını bildiğinden, sırf onu kandırmak ve işin nereye gideceğini izlemek için büyük bir kumpas kurar. Şam defterdarının oğlu olan Keşfi, Periveş'i tanıdığı ve onun öldüğü yalanlarını ardı ardına sıralayarak kitabı dramatik krizin merkezine doğru sürükler. Romandaki mizah ve sahte entrikanın (trickster) ana kaynağıdır.
Mösyö Piyer
Bihruz Bey'e Fransızca dersleri vermek bahanesiyle konağa gelip giden yaşlı, çıkarcı bir Fransız öğretmenidir. Bihruz'un babasının ölümünden sonra Bihruz'un eline geçen serveti çok iyi kullanıp, ona aslında değeri olmayan köhne dergileri ve kitapları fahiş fiyatlara (elli franka vs.) kakalamaktadır. Karakter olarak Bihruz'un içindeki yozlaşmış 'Avrupai' heveslerin en büyük kışkırtıcısıdır; Bihruz'a sürekli romantik, saptırılmış edebi eserler överek onun aklını hayal dünyasına, saçma sapan tutkulara sürüklemektedir.
Periveş Hanım
Çamlıca Bahçesi ve mesire yerlerinde Çengi Hanım'la birlikte fellik fellik dolaşan, gösteriş meraklısı ve hafifmeşrep genç bir dul kadındır. Bihruz'un gözünde asalet ve edep timsali olan bir Fransız meleğine dönüşmüştür. Oysa gerçekte, argo konuşmayı seven, eğlence peşinde koşan, zengin züppelerle dalga geçmekten sahte bir zevk alan kendi halinde bir sokak bülbülüdür. Kitabın son büyük çözülme anında Bihruz ile karşılaşır ve onun yersiz fantezisini mahvederek acı gerçeği yansıtır. Metin boyunca onun asıl kimliği Bihruz'dan ve okuyucudan kasıtlı olarak bir yanılsama bulutuyla gizlenir.
Recaizade Mahmut Ekrem
Mahmut Ekrem 1 Mart 1847'de İstanbul'un Vaniköy semtinde doğdu. Babası, Takvimhane nazırlığı yapmış, şairliği ve hattatlığıyla anılan Recai Mehmet Şakir Efendi'ydi; evin kütüphanesi çocuğun ilk mektebi oldu. Arapçayı ve Farsçayı babasından öğrendi. Beyazıt Rüşdiyesi'nden sonra Mekteb-i İrfan'a devam etti, Harbiye İdadisi'ne başladıysa da hastalığı yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. 1862'de Hariciye Nezareti'nin yazı kalemine girdi; orada hem eski şiirin ustalarıyla hem de Namık Kemal'le tanıştı. Kemal 1867'de Avrupa'ya kaçarken Tasvir-i Efkâr gazetesini ona bıraktı. İlk şiir kitabı Nağme-i Seher 1871'de çıktığında dili hâlâ divan şiirinin diliydi. 1878-1887 arasında Mekteb-i Sultani ile Mekteb-i Mülkiye'de edebiyat okuttu; ders notlarından doğan Talim-i Edebiyat, Doğu belagatinden Batı retoriğine geçişin kitabı sayıldı ve ona “üstat” adını kazandırdı. Zemzeme'lerin önsözlerinde savunduğu yeniliğe Muallim Naci Demdeme'yle karşılık verdi; eski-yeni kavgası hükümetin araya girmesini gerektirecek kadar sertleşti. 1896'da öğrencilerini kollayarak Servet-i Fünun dergisinin genç yazarlara açılmasına önayak oldu. Şiirde fikri, hissi ve hayali esas aldı; zerreden güneşe kadar her güzel şeyin şiire konu olabileceğini söyleyerek konu sınırını kaldırdı, ölçülü ve kafiyeli her sözün şiir sayılamayacağını savundu. Aynı yıl tefrika edilen Araba Sevdası, Batılılaşmayı gösterişten ibaret sanan Bihruz Bey'in gülünç tutkusuyla Türk romanının ilk gerçekçi örneği kabul edilir. Üç çocuğunu da kaybetti; 1900'de ölen oğlu Nijad'ın ardından yazdıkları en içli sayfalarıdır. 31 Ocak 1914'te İstanbul'da öldü ve Küçüksu Mezarlığı'nda oğlunun yanına gömüldü.